| Menu |
CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI (Halikarnas Balıkçısı)
ESERLERİ
Gülen Ada , Çiçeklerin Düğünü , Denizin Çağırışı, Arşipel,Yol Ver Deniz , Dalgıçlar ,Mavi Sürgün
Aganta Burina Burinata, Uluç Reis ,Anadolu Efsaneleri , Bulamaç , Anadolu Tanrıları ,Sonsuzluk Sessiz Büyür
Bir sabah Elif (Tiycan)
yine keçileri ve ineği alarak deniz kıyısına gitti. Mevsim gençti. Karada güneş
ve bal sızan çiçeklerin özsuyu, insanın nabzını adeta çurlatarak çarptırıyorlardı.
Deniz ise mavi mavi yanıyor ve göz kamaştırıcı ışığını ta ufuklara yayarak alabildiğine
parıldayıp kıpırdıyordu. Deniz o gün en mavi, en sevindirici yaşayışındaydı.
Yedi Canlı denilen Tiycan'ı, yedi değil, sanki bir milyon canla canlandırıp
sevindiriyordu...
Açıklarda yapayalnız kalan
her denizcinin yüreğinde çocuk, kardeş ve arkadaş sevgisi; insan yokluğundan,
hep canlı yaratıklara bağlanır. Yaradılıştan insan sevgisiyle doğmuş, çocuklarını
yitirmiş olan Hoşbulduk Selim Kaptanda bu duygu, öteki denizcilerden çok daha
fazlaydı.Selim Kaptan, insandaki bu eğilimin hayvanlarda da az çok bulunduğunu
biliyordu. İşte bu yüzden, Kocakaya Adasındaki bir martıyı kendisine deniz yoldaşı
edinmişti...
Hasan Usta, küçük kentin lağım temizleyicisiydi. Bu iş pek hoşuma gitmiyordu. Ama hoşuna gitsin gitmesin, bu işi yapmak zorundaydı. Geçimini bu işten sağlıyordu. Katlandığı bu işten başka, on sekiz yaşından beri, kendi eliyle üç tonluk bir "Tirandil" (kayık) yapmaya başlamıştı. Kayık evinin önünde, deniz kenarındaydı. Aradan otuz yıl geçtiği halde gemiyi bir türlü bitirememişti. Kayığın bunca yıl önce kurulan iskeletinden, otuz yıl sonra, bir tahtası kalmamıştı ki yenilenmiş olmasın. Kaburgalar, kaplamalar, karina (omurga), küpeşteler çürüdükçe Hasan Usta, yeni kereste satın alıp, onları değiştiriyordu. İşte bundan ötürü kayığın hemen her bir parçası üçer dörder kez yenilenmişti...
"Karakolda ona, 'İstiklal Mahkemesine gideceksin,' denir. Niçin İstiklal Mahkemesine gittiğini bilmez. İki jandarma ile, kelepçeli olarak İstiklal Mahkemesine sürüklenir. Mahkemenin bulduğu bir suç vardır. Sonunda cezasının idam olacağı anlaşılır. Sabırlık ve tarlakuşu eller, göğüste kavuşturulmuş, idamı bekler. Sürgün edileceksin denilir. Sürgün yeri Bodrum bir muammadır, bir karanlıktır. Ama işte apansız karanlık kalmaz. Bu "Mavi Sürgün" yazısı, bu işin nasıl olduğunu anlatacaktır." -Halikarnas Balıkçısı-
... Balıkçı'nın 1948 yılında
Demokrat İzmir gazetesinde tefrika ettiği bu romanı 'dağıtarak', parçalarını
küçük değişikliklerle öteki romanlarında kullandığı, bazı bölümlerini ise bağımsız
öykülere dönüştürdüğü görülmektedir. Birçok kitabına yayılan bu dağılımı okurlarımız
elbette fark edeceklerdir. Ancak Bulamaç, başka hiçbir kitabında yer almayan
birçok bölümüyle, "Halikarnas Balıkçısı"nın coşkulu anlatımının, kıvrak
ve zengin Türkçesinin tadını bize getirdiği gibi, araştırmacılar ve edebiyat
tarihçileri için de ilginç bir kaynak ve belge değeri taşıyor. Kanımızca, bu
da onun önemini ve değerini artırıyor.
"Sonsuzluk
Sessiz Büyür", Halikarnas Balıkçısı'nın kitaplarına girmemiş yazılarını
toplama girişimimizin yeni bir ürünüdür. Anadolu tarihinin, çoğu kişinin bilmediği
ilginç ve gizemli gerçeklerini, bir anlatının, bir söyleşinin çok ötesinde,
adım adım projektörle tarayan Balıkçı, okura tarihsel bir yolculuğun heyecanlı
serüvenlerini tattırıyor.
Antik yaşam biçimleri, eski şölenler, dinsel törenler, tıpkı bir film gibi bilinçte
canlanırken, sanattan politikaya, garip inançlardan savaşlara değin uzanan yoğun
ve hızlı Anadolu destanları, tarihi yönlendiren birincil nitelikleriyli adeta
yeniden oluşagelmektedir.
Arşipel... Antik çağlarda
"Eski Deniz" anlamına gelen bu sözcük, "Balıkçı" için yaşama
sevinci ile özleşti. Kalebendlik cezasını çekmesi için Bodrum'a götürülen "Balıkçı"nın
"Ege Denizi"ni gördüğü anda yüreğini dolduran mutluluğun rüzgarı "Arşipel"
çığlığıyla çevreye yayıldı.
Halikarnas Balıkçısı, "Arşipel"i, onun çevrelediği kara parçalarını,
doğal ve insan yapısı bütün güzelliklerini ve insanın tanıdı, kucakladı ve sevdi.
"Arşipel"de sunulan; kuşaklardan kuşaklara geçen, değişen, defalarca
unutulan ve defalarca yeniden yaratılan / hatırlanan bütün güzelliklerdir.

Dalgıçlar
"Denizaltının esrarengiz alemini" ve deniz adamlarının
tehlikelerle, akıl almaz heyecanlarla dopdolu yaşamını anlatan bir yapıt "Dalgıçlar".
Gelgelelim olayların geçtiği yerler Türkiye değil, kişiler de Türk değil. Nedense
"Balıkçı" Baba, 1949'da Demokrat İzmir'de "tefrika" edilen
"Dalgıçlar"a adını "nakleden" diye koymuş. "Kalebentlik"le
Bodrum'a sürgün edilen "Balıkçı"nın adı, o sıralarda hala sakıncalıymış
demek... Deniz adamlarının ilginç, soluk kesen serüvenlerine "Balıkçı"nın
renkli anlatımı da eklenince "Dalgıçlar", beğeniyle okunacak bir yapıt
olmuş.

Anadolu'nun
Sesi
"Anadolu'nun Sesi" uygarlık tarihine, bilinçli
ve yansız bir yaklaşım. Öğrenimin her aşamasında, ders kitabı olmaya değer bir
yapıt
Balıkçılar, sünger avcıları, dalgıçlar, gemiciler...Halikarnas Balıkçısı'nın hikaye ve romanlarıyla gelen bu tipler, sadece edebiyata ilk kez geldikleri için ilginç değildirler. Balıkçı, denize bağlı olarak, güzelliği, özgürlüğü, başkaldırıyı, insanoğlunun geçmişteki ve gelecekteki arayışlarını kayıplarını, bunalımlarını, korkularını, ışığı kırar gibi kendiliğinden alabildiğine etkin bir anlatımla ortaya koyarak, çağdaş insancıl bakışla eski uygarlıklar arasındaki bağları göstermiştir
Anadolu
Efsaneleri
"Yüzyıllar boyunca Anadolu diye,
Anadolu'da diyar diyar gezeyim dedim, her yerin eski efsanelerinden tutup da
günümüze kadar gelmiş tarihsel olayları yazayım dedim. Ne var ki, Anadolu'nun
çeşitli ekonomik, toplumsal kargaşalığının içinden çıkabilene aşkolsun. Örneğin
bir yerden bir yere giderken insan attığı bir tek adımda felsefenin baş döndürücü
bir doruğuna fırlar, atılan ikinci bir adımda ise estetiğin derin bir uçurumuna
tepetakla dalar...
... Bu efsaneler dağlara taşlara sinmekle kalmamış, bütün insanoğullarının gönüllerine
de sinmiş ve onların hemen hemen kültürel yurdu olmuştur..."
Anadolu
Tanrıları
"'Biz bu diyarın gerçek varisleriyiz', dedik. Ama, bu mirasımızı,
şimdiye kadar dört bucağa pek mirasyedice saçtık. Osmanlı devleti sırasında,
dünyanın yedi harikasının elle tutulur sanat kalıntıları, babalarının mallarıymış
gibi, şimdi, Batının çeşitli müzelerindedir. 'Ne olacak? Gavur putu! Yabancı
şeyler!' dedik. O eski mimarlık ve heykeltraşlık anıtlarından çok daha önemli
olarak, onlardan kalma bir de kültür zenginliği vardır. Onu da, bizim başımıza
kondurmadan, 'Adam sen de! Vazgeç! Asklepios, aftospiyos, kıtıpiyoz Yunan kültürü!'
diye, Batılıların başlarına savurmuş bulunuyoruz. Şimdi biz, şapka diye, onların
külahlarını taklide çalışıyoruz..."